IMF gelir mi diye soranlar için...

IMF gelir mi diye soranlar için...

Dün açıklanan cari açık ile net hata ve noksan kalemi, döviz gelir-gider hesabında bazı tuhaflıklar olduğunu ortaya koydu. "Acaba seçimden sonra IMF gelir mi ?" soranların sayısı da arttı. 

Ne de olsa, istikrarsız kalemlerle cari açığın finansmanını istikrarlı şekilde sağlamak mümkün değil. Aslına bakılırsa, "cari açık finanse edildiği sürece sorun yok" diye konuşan duayen ekonomi hocalarının büyük günahı var bu işte. Eli vicdanında olanlar tarafından yapılan mantıklı uyarıları alaya aldılar, hükümetler de onları dinlemeyi uygun buldular. Sonuç: IMF geldi. 

Peki bu sefer IMF gelse sorun çözülür mü ? En yakın tecrübe 1990'lı yılların sonunda yaşandığı için, doğrudan oraya bakmakta fayda var.  Bu tecrübeyi de Yalın Alpay ile beraber "Olaylarla Türkiye Ekonomisi" kitabında paylaşmıştık. Hem de dipnotlarıyla. Metnin tamamını kaynakçasıyla kitapta bulabilirsiniz. Şimdi anlatmaya başlıyorum.

Türkiye’nin 1997 yılı sonunda gerçekleşen enflasyon oranı % 99,1 idi. Bu oran, ülkenin büyük bir bunalım geçirdiği 1994 yılındaki % 107,3 oranına çok yakındı ve ülke için yeni bir bunalımı kapının eşiğine getirmişti. 

Bunun üzerine Hükümet enflasyonu düşürmek için 1998 yılının Temmuz ayında IMF ile bir Yakın İzleme Anlaşması imzaladı.  IMF ile görüşerek bir ekonomi programı uygulamaya koydu. Bunun sonucunda da enflasyonu bir miktar düşürmeyi başardı diyebilirim. 1999 yılının Aralık ayında 57. Hükümet kuruludu ve IMF’le yapılmış Yakın İzleme Anlaşması, mali destekli bir stand-by düzenlemesine dönüştürüldü. 

Merkez Bankası tarafından 9 Aralık 1999’da açıklanan ve 1 Ocak 2000 tarihinde yürürlüğe konulan IMF destekli program, esas olarak üç yıl içerisinde enflasyonu tek haneli rakamlara çekmeyi ve ekonomik büyüme ortamını yeniden sağlamayı hedefliyordu. Kamu kesiminde yapılacak bir dizi reform da amaçlanmıştı. Bu yolla kamu kesimi ile özel kesim arasındaki ilişkilerin niteliğinin değişmesi isteniyordu. Başarılı olunması halinde, özel kesim küreselleşme sürecinin gerektirdiği değişiklikleri yapmak ve rekabet içinde yaşamayı öğrenecekti. Zira bu değişiklikler özünde, devletin özel kesimi koruması gerektiği biçimindeki görüşün değişimini hedefliyordu.

Programda tarım, bankacılık, sosyal güvenlik ve benzeri alanlarda kapsamlı bir yapısal dönüşümün yaşama geçirilmesinin yanı sıra, enflasyon beklentilerini kırmaya yönelik bir para ve döviz kuru politikası da mevcuttu. Programın temelini ise daha önceki programlardan farklı olarak döviz kurlarının enflasyon hedefiyle uyumlu bir kur sepeti içinde denetlenmesi ve parasal genişlemenin tümüyle dış kaynak girişine bağlanması oluşturmuştu. Ayrıca, özelleştirmelere hız verilerek bütçe açıkları daraltılacak ve bu süreç bir dizi yapısal reformla desteklenecekti. Program % 5’lik bir büyümeyi hedeflemekteydi. 

Üç yıllık program süresince IMF’ten 7 milyar 500 milyon dolarlık “ek rezerv kolaylığı”, 2 milyar 900 milyon dolar da “stand-by” düzenlemesinden olmak üzere 10,4 milyar dolarlık bir miktar çekilecekti. Söz konusu programın uygulanması belli bir olumlu hava yarattı ve bu hava 2000 yılının yaz sonuna değin sürdü. Bu süreç çerçevesinde hazine bonosu faizleri son 14 yılın en düşük düzeyi olan % 28,17’ye geriledi, banka mevduat faizleri de 21 yılın ardından ilk kez % 30’un altına indi. Özelleştirme konusunda tüm hedefler tutturulamamış olsa da 2000 yılının ilk çeyreğinde Petrol Ofisi A.Ş. ve TÜPRAŞ özelleştirilmiş, buna GSM Lisansı satışları da eklenince hükümet 2 milyar 300 milyon dolarlık bir gelir elde etmeyi başardı. 

"Rüzgar ters dönünce...."

Ancak yılın son çeyreğinde cari açık ve kamu finansman açığının büyümesiyle ile başta özelleştirmeler olmak üzere IMF’ye verilen takvimin uygulamadaki gecikmeleri sonucu Türkiye’ye belirgin bir güven azalışı meydana geldi. Türkiye’de çeşitli finansal enstrümanlarda bulunan 6-7 milyar dolarlık yabancı yatırım bir anda dışarı kaçtı. Bundan etkilenen yerli finans çevrelerinin de kendi çıkarlarını koruma doğrultusunda dövize yönelmeleriyle Türkiye ilk kez katı bir istikrar programı uygularken ve enflasyon tam da son yılların en düşük oranlarına çekilmişken, yeni bir krizle karşı karşıya kaldı. Bu nedenlerden ötürü 2000 yılı başında uygulanmaya başlanan program uzun ömürlü olamadı ve ülke Kasım ayında yaşadığı ciddi mali krizin ardından bir de 2001 yılının Şubat ayındaki kriz ile karşı karşıya gelince, Türk Lirası’nı serbest dalgalanmaya bırakıldı ve kur hedefinden de vazgeçildi. 

Özetle 2000 yılının son çeyreğinde ortaya çıkan Türk Lirası darlığı, faiz artışı ve banka sarsıntısı krizi, 2001 yılının ilk çeyreğinde şiddetli bir döviz krizine dönüşünce, ekonomi, tarihi bir eksi büyüme ve işsizlikle karşı karşıya kaldı. Böylece IMF ile yapılan 17’inci stand-by başarısız oldu. Hükümetin söz konusu programı terk etmesinde etkili olan faktörleri, yapısal reformları gerçekleştirmek konusunda hükümetin isteksiz olduğuna ilişkin kanaate yol açan gecikmeler ile hükümet içi tartışmaları, enflasyonun beklenenden yavaş düşmesi, Türk Lirası’nın suni olarak değer kazanması, ekonominin hızlı büyümesiyle birlikte ithalatın genişleyerek cari açığı büyütmesi ve bankacılık kesimindeki sorunların aşılamaması şeklinde sıralamak mümkün. 

Bir bilgi daha vereyim: IMF’nin o sıralarda yöneticisi olan Stanley Fischer, 2000 yılların sonuna doğru yazdığı bir makalede, 1999 yılında Türkiye ile imzaladıkları Stand-By düzenlemesindeki şartların birçoğunun yanlışlığına işaret etti. Örneğin “sürüklenen kur” politikasının faydadan çok zarar getirdiğini itiraf etmesi benim için önemlidir. Halbuki, o zamanlarda bunu savunanlardan biriydi. Stand-By düzenlemesi kısa vadeli bir rahatlama ve kredibilite artışı getirse de 2000 yılının sonuna doğru ekonominin hızla krize doğru sürüklenmesine sebep olmuştur desem yanlış olmaz. 

Yukarıdaki bilgiler ışığında "hala IMF ile görüşmek isteyen var mı" diye sorduğumda, doğal olarak cesur cevaplar alamıyorum. Elbette uluslararası kabul görmüş standartların uygulanması kredibilite getirecektir ama 2001 krizine yol açan uygulamaların mimarlarından biri IMF idi. Bunu da unutmayalım. Dolayısıyla Türkiye'yi krize soktular, siyasi bunalıma ittiler. Sonra da kurtarıcı gibi geldiler. Değerlendirmeyi size bırakıyorum.

 

Prof. Dr. Emre Alkin 

Eklenme Tarihi : 15.2.2019 07:33:16

YORUMLAR

Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Eğer üye iseniz üyelik girişi yapmak için tıklayın.
Yeni üye olmak için lütfen tıklayın.

Henüz yorum yapılmamış.