"Akıllı insanlar kendi yanlışlarından,
çok akıllı insanlar ise başkalarının hatalarından ders alırlar."
Prof. Dr. Emre Alkin

Neden Kalkınamıyoruz ?...


 
Bu soruya cevap veren birçok açıklamaya mutlaka rastlamışsınızdır. Ben meseleyi kalkınma teorisinin iki anahtar yaklaşımından yola çıkarak ele alacağım. 

Kalkınma teorisinin en önemli yaklaşımlarından biri özel sektörle alakalıdır:
 
“Beşeri sermayenin kalitesi artmadıkça, fiziki sermaye artsa da verim düşer...”
 
Özetle, çalışanların eğitim seviyelerini ve iş becerilerini artırmadıkça makine yatırımı yapmanın verimi artırmayacağı ifade ediliyor. Ancak, Türkiye’deki işletmeler sanayi devrimini sürekli geriden takip ediyor.
 
Bugün insan kaynağını “mavi yakalı” talebi üzerinden iyileştirmeye çalışmak, bir önceki yüzyıla ait bir düşünce olarak müzedeki yerini aldı. Küresel firmalar artık tasarım, markalaşma, sürekli yenilik (inovasyon), satış, pazarlama, tahsilat, lojistik gibi konularda bilgisi olan personeli tercih ediyor.
 
Üretim işinin giderek robotlara doğru kaymasına rağmen, yukarıdaki önermenin bozulmadan kaldığı anlaşılıyor. Üretimden önce ve sonra yapılan işler daha fazla katma değer yaratıyor. Dolayısıyla bu fonksiyonlarda çalışanların sürekli olarak kaliteleri artırılmak zorunda.
 
Türkiye daha sanayi 4.0’ı anlamadan, dünya çok bulutlu ve tam otomasyonlu sanayi 5.0’a doğru hareket etmeye başladı bile. Türk siyasetinin üzerinden nemalandığı ve iş dünyasının bir türlü kopamadığı “fabrikasyon” faaliyetinin yeni dünya düzeninde fiyat içindeki değeri %15’in altına inmiş durumda. Fiyatı belirleyen unsurlar, yukarıda da belirtiğim gibi üretimden önce ve sonra gösterilmesi gereken faaliyetler. Bunları düzgün şekilde başaramayanların değer zincirinin en alt katmalarına tutsak olacağı açık. Hal böyleyken özel sektörün kalkınmada bayraktarlık yapma imkânı pek olmuyor.
 
Diğer yaklaşıma geçelim:
 
“Devlet, mal ve hizmet üretenin maliyetini düşürmek için altyapı yatırımları yapar...”
 
Demek ki kalkınma teorisi ikinci vazifeyi doğrudan devlete, yani kamuya, esasında siyasi iktidara yüklemiştir. Çok net olarak ifade ediliyor ki, devletin temel vazifesi mal ve hizmet üretenin maliyetini düşürmek için altyapı yatırımı yapmaktan ibaret. Yani, geçiş pahalı olduğu için üzerinden araba geçmeyen köprüler, sürekli geçiş fiyatı artan tüneller, insanlara zaman ve vakit kaybettirecek büyüklükte havalimanları, dev hastaneler, kamu binaları yaparak kalkınmayı sağlamak çok mümkün gözükmüyor. Bunları daha önceleri tarihte denemiş olanlar var. Bu tip yapılar ve harcamalar 2. Dünya Savaşı’nda modernizmin en uç noktalarında dolaşan totaliter rejimlerde ortaya çıkan ürün ve tasarımlardır.
 
Atatürk, Hitler ve Mussolini’nin bu hayallerle vatandaşlarını büyük bir felakete sürükleyeceğini çok önceden görerek uyarmıştı. Bu uyarıları bugün Amerikan arşivlerinde de bulunmaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ün kalkınmanın temellerini eğitim-adalet-özgürlük sacayakları üzerine koyduğunu görebiliyoruz.
 
Bugün biz bu sac ayaklarını yeni yapısal reformların üzerinde yükselmesini beklediğimiz temeller olarak adlandırıyoruz. Elbette, bunlar geciktikçe kalkınma da gecikiyor.
 
Neden kalkınamadığımızı sadece bu iki maddeden bile anlamak mümkün diye düşünüyorum.
 
Not:  Bu yazı Destek Yayınlarından çıkan son kitabım "İktisattan Çıkış" içinde yer alıyor. Keyifle Okuyun. 

 

 

Prof. Dr. Emre Alkin

 

 

Eklenme Tarihi : 27.12.2019 07:33:16

YORUMLAR

Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Eğer üye iseniz üyelik girişi yapmak için tıklayın.
Yeni üye olmak için lütfen tıklayın.

Henüz yorum yapılmamış.