"Akıllı insanlar kendi yanlışlarından,
çok akıllı insanlar ise başkalarının hatalarından ders alırlar."
Prof. Dr. Emre Alkin

IMF alerjisi ne zaman başladı ?...

Bu yazıyı Spotify.com'da canlı dinleyebilirsiniz. Tıklayınız!

 

Hem televizyonda hem de yazılarımda "bize kaynak lazım" diyorum. Kızanlar oluyor, destekleyenler oluyor. Hatta işi ülkenin beka sorunu olarak lanse edenler de var. 

Hal böyleyken, dış kaynak meselesine tek yanlı bir bakış açısı ile bakmamak için, dün Yalın Alpay ile beraber kaleme aldığımız "Olaylarla Türkiye Ekonomisi" adlı kitabı sayfa sayfa inceledim. Bulmak istediğim şuydu:

"Muhafazakar iktidarlar uluslararası kurumlardan veya devletlerden borç almaktan pek hoşlanmazken, neden piyasadan ya da vatandaştan borç almayı daha fazla tercih ediyor ?"

Türkiye'de bu yaklaşımın altyapısını oluşturan oldukça üzücü bir deneyim 1958 yılında yaşanmış. Adnan Menderes iktidardayken yaşanmış olan bu gelişmenin, sonraki muhafazakar ya da merkez sağdaki liderlerin bu konuya mesafeli yaklaşması sonucunu yaratmış olduğu açıkça görülüyor.

Her ne kadar 1950'lerde iktidara gelen Demokrat Parti serbest piyasa ile dışa açılma politikası sayesinde yabancı doğrudan sermayenin ihracata ve büyümeye katkı yapmasını amaçlasa da, beklediği ölçüde başarılı olamamış gözüküyor. 1950–1959 yılları arasında Türkiye’ye giren toplam doğrudan yabancı sermaye tutarı yalnızca 77 milyon dolar olmuş ve bu sermaye çoğu zaman nakit fon biçiminde değil, makine-teçhizat, lisans vb. biçiminde gelmiş. Bu tutar, aynı yıllar içerisinde Türkiye’nin yurt dışından aldığı toplam yardım ve kredinin % 5’ine bile ulaşmıyordu. Onu da söyleyelim.

Hükümet ekonomideki bunalımı aşmak için 1956’dan itibaren birtakım tedbirler almış. İthalata getirilen miktar kısıtlamalardan başka 1956 yılında Milli Koruma Kanunu yeniden yürürlüğe koyarak iç ve dış ticarette fiyat kontrollerine gitmiş. "Acaba dış borçları ödemesek mi ?" sorusu gündeme gelince, sanıyorum basiretli insanlar Osmanlı'nın borcunun son taksidini 1954 yılında ödemiş olduğumuzu hatırlatmış. Borç ödeme konusunda rüştünü ispat etmiş bir ülkenin itibarını zedelememek için girişimler başlamış.

Nihayetinde, IMF’nin güdümünde ve OECD nezdinde yürütülen görüşmeler sonucunda Türkiye’nin borçları 1958’de konsolide edilerek taksitlere bağlanmış.

"Hafızalardaki ilk ciddi devalüasyon..."

Bu arada, Cari Açığının küçülmesi için kısılan ithalatın yarattığı yokluklar ise başka sorunları tetiklemiş. 1952’de 556 milyon dolar ile zirve yapan ithalat, 1956’da 407 milyon dolara, 1958’deyse ise 315 milyon dolara indirilmiş. Miktar kısıtlamaları, döviz tahsisleri ve yasaklar ithalatı kısıtlamanın başlıca yolları olurken, neredeyse 1929 bunalımını izleyen yıllardaki kısıtlı ithalat rejimini aratan bir sıkışıklık söz konusu olmuş. Fiyatlar hızla yükselmiş, her alanda karaborsa fiyatları oluşmuş. Dün iktisada giriş dersinde karaborsanın ne olduğunu anlatmak için bu döneme ait örnekleri kullandım. 

Özetle, Türkiye 1956–1958 arası giderek dışa kapanmış. Dünya Bankası’nın Türkiye’ye yolladığı uzmanın hükümet politikalarına çok fazla müdahalede bulunması üzerine kovulmuş olması, Türkiye’nin Dünya Bankasından yeni proje kredisi almasını engellemiş. Dış borç servisinin ihracatın % 30’unu aşacağı görülünce devalüasyon beklentisiyle sermaye kaçışları eklenince, bir ara karaborsada Amerikan Doları 2.8 TL'den 20 TL’ye kadar yükselmiş.

1958 Ağustos ayında Demokrat parti Hükümeti, çaresizlikten IMF güdümünde bir istikrar programı uygulamayı kabul etmiş. Tam olarak 422 milyon dolar tutarında borcu ertelenen Türkiye, % 3 faizle bir ödeme planına bağlanmış. Ayrıca 359 milyon dolar tutarında taze kredi alan Türkiye, bunun 259 milyon dolarını ABD, 75 milyon dolarını OEEC (şimdiki ismi OECD) ve 25 milyon dolarını da IMF’den sağlamış.

Yine program çerçevesinde 4 Ağustos’ta alınan kararlarla, TL’nin resmi kuru 1 dolar  2,80 TL'den 9 TL'ye değiştirilmiş. Türkiye'nin devalüasyon-enflasyon kısır döngüsüne girdiği en çarpıcı dönemlerden biridir diyebilirim. Devalüasyondan sonra dış ticaret hacmi yeniden genişlemiş ve buna paralel olarak dış ticaret açıkları da artmış.

Bundan iki yıl sonra da Askeri Darbe'nin geldiğini de göz önüne aldığımızda, hele ki IMF reçetelerinin ekonomileri iyileştirmeyip büsbütün hasta ettiğini tecrübe ettiğimiz gerçeğiyle, "şartlara bağlanmış dış borç" konusunda tereddüt gösterilmesini anlayışla karşılamak lazım. Ancak bu durum Türkiye'nin dış kaynağa ihtiyacı olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bir şekilde bulmamız gerekiyor.

 

Prof. Dr. Emre Alkin

 

 

Eklenme Tarihi : 15.4.2020 07:27:27

YORUMLAR

Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Eğer üye iseniz üyelik girişi yapmak için tıklayın.
Yeni üye olmak için lütfen tıklayın.

Henüz yorum yapılmamış.