"Akıllı insanlar kendi yanlışlarından,
çok akıllı insanlar ise başkalarının hatalarından ders alırlar."
Prof. Dr. Emre Alkin

Ya Huawei'densin ya da bendensin...

Bu yazıyı Spotify.com'da canlı dinleyebilirsiniz. Tıklayınız!

 

Amerika Birleşik Devletleri ve Çin arasındaki sürtüşme geçen haftadan bu yana bir başka boyut kazandı diyebilirim. Ancak bu sefer iş sandığımızdan da ciddi hale geldi. Amerikan Devleti durumu bir histeri krizine dönüştürdü. 
 
Son üç yıldır yazdığım makalelerde, Çin’in sivil teknolojilerde emin adımlarla ABD'yi geçmekte olduğundan bahsediyorum.  Çin’in dijital dünyada önlenemez hızının yanı sıra, Afrika dahil dünyanın çeşitli bölgelerinde oldukça sistemli bir yayılma faaliyeti içinde olduğu da yadsınamaz bir gelişme. 

Şu ana kadar Orta Doğu, Kuzey Afrika, Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’daki gerginliklere doğrudan ya da dolaylı müdahale etmeden kendi yol haritasını uygulamaya devam eden Çin’in, önünde sonunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi‘ndeki oy hakkı da dahil olmak üzere bir çok meselede başat güç olacağına dair paranoya seviyesinde görüşler seslendirmeye başlandı. 

Tüm bunlar olup biterken Amerikan Hükümeti’nin mücadeleyi devlet bazında diplomatik nezaketle yürütmeye çalışırken, Çin firmalarına karşı nezaketten uzak, hatta zorbalık kıvamında muamele yapması dikkate alınması gereken bir durum. Acaba bu derece sertliğin sebebi nedir ? 

On binlerce Amerikan şirketinin tedarik zincirinin Çin ve Uzak Doğu‘ya bağlı olarak çalışması sebebiyle, Korona Virüsü sürecinde ortaya çıkan aksaklıkları bahane ederek yeni bir küresel düzen oluşturmaya çalışmak mı? 

Yoksa  Çin ve uzakdoğu firmalarının yüksek teknoloji sayesinde tüm kıtalarda bir kolonizasyon faaliyeti içinde olmalarına karşı geliştirilen bir refleks mi? 

Aslına bakılırsa Huawei'nin kurucularının şu an yaşanan durumu önceden tahmin etmiş olduklarına inanıyorum. Dünyanın neresinde olursa olsun, kritik altyapı ve dijital hizmetleri tekel haline gelecek kadar iyi yapmış ve yapmakta olan, bu şekilde ortaya çıkardığı yüksek katma değer ve pazar payı sayesinde her yıl daha iyisini yapacak kadar güce kavuşan firmaların her zaman önü farklı sebeplerle kesilmiştir ve kesilmektedir. Bunu yabancı dile çevirmek çok zor ama, "hey gidi densiz yiyemezsin bensiz" diyerek söz konusu firmaların hem pazar payları, hem teknolojileri, hem insan kaynağından sebeplenmek için kanuni ve gayri kanuni metotlar uygulanmaktadır. Hatta bizzat hükümetler, düzenleyici otoriteler ve sivil toplum örgütleri de bu zalimliğe katılmakta veya desteklemektedir. İşlerine gelen kimse monopol olmasına müsaade ederler, işlerine gelmeyeni ise pazardan kovmak için var gücüyle çalışırlar. 

İşin temeline dönüldüğünde, Huawei ve  Amerika Birleşik Devletleri de arasındaki kavganın asıl sebebi, Çin ve ABD arasındaki sistem farkından kaynaklanmakta olabilir. Kapitalist sistemi en başından beri benimsemiş ve çeşitli kanunlarla rekabeti korumakta olan batı dünyasına karşı, kapitalizmi sonradan benimsemiş ancak bununla ilgili hukuki alt yapısı nispeten genç olan Çin’in arasındaki rekabetten bahsediyorum. 

Batı dünyasının, Uluslararası Kuruluşlar tarafından Çin’in rekabete aykırı  uygulamaları sebebiyle müteakip seferler uyardığı biliniyor. Uyguladığı kur rejiminden, teşvik sistemlerine, banka kredilerinin veriliş tarzından küresel ticaretteki davranışlarına kadar Çin sadece batı dünyasının değil gelişmekte olan ülkelerin de hiç hoşuna gitmeyen davranışları sergiledi diyebilirim. Milyarlarca ürünü maliyetinin altında dünya piyasalarına sürerek, bir çok ülkede üretim yapılmasını anlamsız hale getirdi. Bunu da bankacılık sektöründen neredeyse "ödemenize gerek yok" şekilde verilen muazzam kredilerle sağladı. 

Peki Batı Dünyası Çin'e karşı geçmişte gerçekten ciddi uyarılarda bulundu mu? Yoksa bu uyarıları göstermelik bir şekilde mi yaptı ? Gelin bunu da sizin için kısaca analiz edeyim:

Çin hem dünya ticaretinin hem de karşılıklı nezaketin ve diplomasinin gerektirdiği kuralları bir değil birkaç defa çiğnemiş bir sicile sahip. Çok iyi hatırlıyorum 2000-2007 yılları arasında Türkiye ihracatçılar Meclisinin Genel Sekreteri olarak hem DTÖ nezdinde hem de ABD'de Çin’in ticari uygulamaları ile alakalı bir çok şikayette bizzat bulunmuştum. Hatta CATO gibi sivil toplum örgütlerine de gittim. 

Ancak bu görüşmelerde şahit oldum ki, Çin’in bu davranışlarından ne Amerikalılar ne DTÖ ne de CATO şikayetçi değildi. Çin’in tekstil ve diğer düşük katma değerli ürünlerde rekabeti bozan davranışlarına aldırış etmiyorlardı. Amerikalılar kendi teknoloji firmalarının karşısında hiçbir rakip görmüyor ve kendi firmalarının dünyada başlattığı kolonizasyon faaliyetinden pek memnun gözüküyorlardı. Türkiye’nin ve diğer gelişmekte olan ülkelerin Çin’e karşı verdiği mücadele karşısında kayıtsız kalmayı, hatta sırt çevirmeyi uygun görüyorlardı. Gayet iyi hatırlıyorum hem Amerikadaki hem de Türkiye‘deki Amerikan Büyükelçiliğindeki temaslarımızda oldukça sert tartışmalar yapmış ve kibarca bizlere kapı gösterilmişti. CATO da bize "canım onlar da ticaret yapacak, aç mı kalsınlar ?" diye bir tez ileri sürülmüştü. Şimdi düşünüyorum da Çinliler haklıymış. Biz saflık etmişiz. Batı Dünyasına laf anlatmak ve onların zevkine göre oynanan ticarete hiç dahil olmamamız lazımdı. Biz de menfaatimize göre hareket edebilirdik. Düşündükçe yanıyorum. 

O nehrin altından çok sular aktı ve bugün Çin teknolojide Amerikalıların rakibi oldu, hatta batı dünyasının en çok övündüğü ar-ge, inovasyon, dijitalleşme ve markalaşma konularında güçlü adımlar atmaya başladı. Tabii, kıyamet koptu. Amerikalılar yıllar önce sergiledikleri aymazlığı bırakıp, uluslararası hukuku ve küresel ticareti hiçe sayan şekilde zorbalığa başladılar. Mesela birileri onlara "canım onlar da ticaret yapacak, aç mı kalsınlar?" diyebilir değil mi ? Fransızların dediği gibi "güçlünün kuralı" geçerli olduğu sürece gereken cevabı kimse veremiyor maalesef. 

Çin’in bugün 2,5 trilyon dolarlık ihracat tutarına karşılık 2 trilyon dolarlık da ithalat yaptığını unutmayalım. Yani "Çin sadece satıyor hiç almıyor" iddiasında bulunamayız. Hatta Çin’in artık ucuz ürünlerle değil, dijital dünyanın gerçeklerine göre imal edilmiş ürünlerle dünya piyasalarında söz sahibi olmaya başladığını da görüyoruz. Bu durumu yerinde incelemem gerekiyordu. Öyle de yaptım.

"Barışı düşünmeden savaş yapılmaz..."

Geçen yıl Huawei’nin Şenzen’deki Kampüslerine yaptığım ziyarette, anavatanın özelliklerini evrensellikle buluşturacak bir kimya yakaladığını gördüm. Üretim süreçlerinde çok daha az insan çalışan, uluslararası tecrübeye inanan ve kapitalist düzeni sosyal demokrat anlayışla uygulayan bir firma organizasyonuna imza atılmış olduğuna şahitlik ettim. Bazılarının "Amerikan Rüyası" diye anlattığı şeyin aslında "Amerikan Kabusu" olduğunu, kapitalist düzende çalışan kişilerin gün yüzü bile görmeden verdikleri çabanın karşılığını doğru düzgün almadıkları ve kurumsallıktan uzak yaklaşımlarla hem terfilerin hem özlük haklarının hem de ücret artışlarının belirlendiğini hepimiz biliyoruz. Huawei böyle yapmadığı gibi, firmanın idaresinden üretim sürecindeki insanlara kadar mutluluk yaratmış, firma kârını çalışanlar arasında bölüştürecek adaletli bir yolu bulmuş ve neredeyse şirket personelinin yarısı kadar kalabalık ar-ge departmanı ile her yıl bir önceki yıldan daha iyisini yapacak bir hale gelmiş. 

Unutmadan, ABD'nin dünyanın birinci ithalat yapan ülkesi olduğunu biliyoruz ama dünyanın ikinci ihracat yapan ülkesi olduğunu hep atlıyoruz. Küresel pazarda Çin firmalarının Amerikan şirketlerini zorlamaya başlaması, Trump yönetimini seçimler öncesinde köşeye sıkıştırmış gibi gözüküyor. Korona virüsünü sürekli olarak "Çin Virüsü" olarak adlandıran ABD’ye başkanının, bu söylemini maksatlı yaptığını görmemek imkansız. Avusturalya'nın bir anda Çin'e tazminat davası açacağına dair bir çıkış yapması da, yeni ittifak arayışlarının bir göstergesi olarak da nitelendirilebilir. ABD, Almanya ve Avusturalya doğrudan Çin’e karşı bir çıkış yaptılar ancak, Birleşik Krallık şimdilik sessiz duruyor. Şunu da söylemem lazım ki Huawei İngiltere’deki telekom ve dijital altyapının belkemiğini oluşturan yatırımları gerçekleştiriyor. Aynı durum Yeni Zelanda için de geçerli. Yani ABD'nin tam olarak güveneceği bir ittifak oluşmadı diyebilirim.

Bu sebeple Trump yönetimi, dünyayı "Huawei'den mal alanlar ve almayanlar" olarak ikiye bölme peşinde. Korona Virüsünden sonra teknoloji konusunda sinerji içinde çalışmamız lazımken, dünyayı bu şekilde bölmenin ekonomik fayda sağlamayacağı, aksine büyük zarar vereceğini de söylemem gerekiyor.

Bu meselede şu ana kadar sabırlı davranan Huawei, ara sıra yaptığı basın toplantılarıyla yapılan muamelenin hukuksuzluğunu ortaya koymaya çalışıyor. Çin Hükümeti ise şu ana kadar meseleyi diplomatik mesafeden izlemeye gayret ediyor. Neredeyse Huawei'nin bir Çin markası değil, başka bir ülkenin ismi olduğunu düşünmeye başlayacağız. Adeta Amerikan Yönetimi Huawei'ye karşı bir savaş başlatmış gibi.

Türkiye‘deki faaliyetleri de güçlü şekilde devam eden Huawei ile alakalı olarak Ankara’nın ABD'nin yanında olacak bir davranışta bulunacağını sanmıyorum. Birçok üniversiteyle ve telekom firmasıyla alt yapı-yazılım konusunda işbirliği içinde olan firmanın şu ana kadar ABD tarafından iddia edilen "habis faaliyetleri" icra ettiğine dair en ufak bir kanıt ya da örnek yok. Ancak giderek her yaştan insanın daha fazla bu markanın telefonlarını ve enstrümanlarını kullandığına şahitlik ediyoruz. Bu durum Amerikan firmaları için alt yapıdan akıllı cihazlara kadar önemli bir pazar kaybı anlamına geliyor.

Tüm bunlar olup biterken Türkiye‘de de iç siyasette ilginç şeyler olmaya başladı diyebilirim. Trump yönetiminin Korona Virüsü sebebiyle kötü duruma düşmüş ekonomiyi unutturmak için, İran'a müdahale-Suriye meselesine müdahale-Libya meselesine müdahale-Doğu Akdeniz meselesine müdahale gibi seçenekleri değerlendirdiğini, İsrail ve Türkiye’nin kendisine sormadan bir uzlaşma içine girmesini önlemek amacıyla Türkiye’nin elini zayıflatacak bazı hamleleri şimdiden organize ettiğini görmemek mümkün değil. Çin’in bölge ülkelerine destek olmasını da engellemek için ses tonunu giderek yükseltiyor ve "ya onlarlasınız ya da benlesiniz" şeklinde tehdit ediyor.

Özetle, bir zamanlar kendi menfaati doğrultusunda Çin ve uzak doğunun küresel ticareti bozan davranışlarına ses çıkarmayan Amerikan Devleti ve Kurumları, bugün dünya ticaretine uygun ve başarılı şekilde iş yapan Çin firmalarını yine kendi menfaatleri doğrultusunda eziyet çektirmeyi amaç edinmiş durumdalar. 

Meseleye gerçekçi şekilde bakıldığında, ortaya çıkan sıkıntının kaynağı derinliği olmayan Amerikan Politikaları ve Obama zamanında başlamış olan otorite boşluğunun Trump zamanında devam etmesidir diyebilirim. Amerikan Devletinin başıboş kalmasının, bazı çıkar grupları tarafından sağa sola çekilmesi sonucunu doğurduğu anlaşılıyor. 

Amin Maalouf’un "Uygarlıkların Batışı" kitabında da bahsettiği gibi ABD maalesef tek kutuplu dünyada öz değerleriyle var olmayı başaramadı. Sovyetler Birliği’nin yokluğunda sürekli olarak bir iç ve bir dış düşman yaratmayı uygun gördü. Bu düşman bazen Japonya oldu, bazen Çin oldu, bazen Rusya oldu, çoğunlukla da Orta Doğu oldu. Dolayısıyla Amerika hiç düşmansız kalmadı, sürekli kamuoyu bu düşmanlarla meşgul edildi. Bu sefer de düşman ilan edilen Huawei oldu. Ancak Napolyon’un dediği gibi "daha iyi şartlarda barış yapmak için savaşılır". 

Açıkçası ABD‘nin tam olarak ne istediği belli değil. "Peki savaşalım ama sonunda daha iyi bir barış olmayacaksa niçin savaşalım" diye düşünüyor insan. Hele ki, dijitalliği ve teknolojiyi kullanarak ön gördüğümüz büyüme hızlarının üzerine çıkmak mümkünken, teknoloji konusunda dünyayı cephelere bölmenin ne alemi var bilmiyorum. 

Hem Türkçe hem de İngilizce olarak  okuyuculara sunduğum "İktisattan Çıkış" kitabında çarpıcı bir bölüm var. Bu bölümde 2010 yılında yazılmış bir IMF Raporundan bahsediliyor. Bu raporda özetle dinilen şu: G7 ülkeleri bu şekilde borçlanmaya devam ederlerse 2050 yılına gelmeden kamu borçlarının milli gelirlerini oranı % 400'ün üzerinde çıkacak. Bu durumdan kurtulmak için her yıl öngörülen büyüme hızlarını 1 puan artırmaları gerekiyor. Yüksek Teknolojiyi üretim süreçlerine eklemeden bunu başarmak imkansız. 

Yani, Huawei gibi firmaların yardımı olmadan hiç bir ülkenin bu büyük borçluluk oranını düşürmesi imkansız. Belki de Trump yönetimi, "nasıl olsa biz o günleri görmeyiz" diyerek 4 yıl daha koltukta oturmanın planını yapıyor ama Amerikan Devletinden aklı başında kişilerin Huawei ile sürdürülen bu anlamsız savaşın sonuçları sebebiyle Amerika’ya ve dünyaya kesilecek büyük faturayı anlayıp acilen müdahale etmesi gerekiyor diye düşünüyorum.


Prof. Dr. Emre Alkin

 

Eklenme Tarihi : 20.5.2020 07:33:23

YORUMLAR

Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Eğer üye iseniz üyelik girişi yapmak için tıklayın.
Yeni üye olmak için lütfen tıklayın.

Henüz yorum yapılmamış.