"Akıllı insanlar kendi yanlışlarından,
çok akıllı insanlar ise başkalarının hatalarından ders alırlar."
Prof. Dr. Emre Alkin

Fed olmasa ne yapardık ?....

Bu yazıyı Spotify.com'da canlı dinleyebilirsiniz. Tıklayınız!

 

Pandemi sürecinde her cumartesi akşamı Dan Levent ile birlikte piyasaları yorumladık. Geçen hafta ise perşembe günü Instagram'da tekrar bir araya geldik. Sayın Levent katılımcılara bazı uyarılarda bulundu. 

"Fed Piyasaları kolay kolay bırakmaz" dedi. Dediği de çıktı. Fed Başkanı Powell video konferans yoluyla Senato Bankacılık Komitesi'ne yaptığı konuşmada atılan adımları tekrar değerlendirdi ve para politikası ile bu zorlu zamanda ekonomiyi desteklemek için tüm araçları kullanacağını yineledi. 

Bu söylem  "sadece tahvilleri değil gerekirse hisse senetlerini de alabilirim" şeklinde yorumlandı diyebilirim. Hatta Fed olmasa ABD Devleti de devasa borcunu çevirmekte zorlanır desem faraziye olmaz. Daha ileri götüreyim; Fed olmazsa hiç bir devlet borcunu çeviremez. Gelişmiş Ülkeler bu konuda gelişen ülkelere göre daha zor durumdalar. Çünkü en büyük borcu en büyük ekonomiler yaratıyor. Gelin kısa tarihçesine bakalım. 

"Bu borçlar ödenmez, çünkü ödenemez..."

Geçen yüzyılın başında gelişen ülkelerde borç/milli gelir oranı % 20 civarındayken, gelişmiş ülkeler % 40 ile muazzam bir borç büyüklüğüne kavuşmuş. Latin Amerika'da çıkan sayısız kriz ve moratoryuma rağmen borç verenler vermeye, borç alanlar almaya devam etmiş. İkinci Dünya Savaşı dönemi ise, bu borçluluk oranının tarihi zirve yaptığı dönem olmuş. Gelişmiş Ülkelerde borç/milli gelir oranı % 120'nin üzerine çıkmış, gelişen ülkelerde ise % 40'lar ancak aşılmış. Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk 15 yıllık döneminde de borçlanmaya dikkatli yaklaşılmış ve karşılığında proje olmayan bir borçlanma gerçekleştirilmemiş. Bu süreçte gelişen ülkelerin gelişmiş ülkelere göre daha dikkatli davrandığı anlaşılıyor. 

İkinci Dünya Savaşından sonra yaşanan yokluk ve yara sarma zamanları, sanayi ve kalkınma hamleleri sayesinde borçluluk oranları tekrar % 40'lara düşmüş. Ancak 1970'lerden itibaren gelişen ülkeler ve gelişmiş ülkeler adeta bir borçluluk yarışına girmişler. Bunun bir sebebi "pozitif reel faizin" keşfi olabilir. Finansal Serbestlik 1970'lerin sonundan itibaren yayılmaya başlarken, muhafazakar iktidarların devleti borçlanmayla yoluyla alabildiğine genişletmeleri 2000 yılına geldiğimizde borçluluk oranlarını % 80'lere yaklaştırmış. Ancak gelişen ülkelere değil gelişmiş ülkelere borç vermeyi uygun gören yatırımcılar sebebiyle Türkiye gibi ülkelerde bazen yüksek oranlar görülse de, ortalama borçluluk % 40-50 arasında kalmış. 

21. yüzyılda ise bambaşka bir tablo ile karşı karşıya kaldık. Gelişen ülkelerde borçluluk oranı % 40 ve % 60 bandı arasında dalgalanırken, gelişmiş ülkeler sırasıyla Asya Krizi ve Finansal Krizi bahane ederek borçlanma oranlarını tekrar İkinci Dünya Savaşındaki seviyeye getirdiler. Yani % 120 bandının üzerine çıktılar. Bu arada gelişen ülkeler ortalamasının tarihte hiç görmediği ortalama % 65 seviyesine geldiğini de eklemem lazım. Yani artık her devlet borçlu, gelişmiş olanlar "en borçlu". Bu muazzam borçluluk oranını gerçekleyecek herhangi bir ekonomik performans olmadığı söyleyebilirim. Ayrıca bundan sonraki ekonomik krizin gelişmiş ülkelerden kaynaklanacağını görmemiz gerekiyor.

Dolayısıyla, Fed olmasa bu devasa borçların çevrilmesi mümkün değil. Tahvillere destek çıkarak sermaye piyasalarının ayakta kalmasını sağlayan Powell ve ekibi, salgında ikinci dalga yaşanırsa ne yapar bilemem. Ancak Çin'den gelen yeni haberler pek iyi değil. OECD Raporunda neden ısrarla "ikinci dalga senaryosu" seslendirildiğini herkes net olarak anlamıştır sanıyorum.


Prof. Dr. Emre Alkin

 

Eklenme Tarihi : 17.6.2020 07:28:07

YORUMLAR

Yorum yapabilmeniz için üye olmalısınız.
Eğer üye iseniz üyelik girişi yapmak için tıklayın.
Yeni üye olmak için lütfen tıklayın.

Henüz yorum yapılmamış.