"Fark yaratmak, olağanüstü yeteneklerle beklenen işleri yapmak değil.
Olağan yeteneklerle beklenmeyen işleri yapmaktır."
Prof. Dr. Emre Alkin
Döviz Mi Yükseliyor, TL Değer Mi Kaybediyor ?..
Bu soruyu sanırım Ağustos 1958'den beri her Türk Vatandaşı soruyor. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en "haşmetli" devalüasyonu 4 ağustos 1958'de olmuş. Dolar 2.9 TL iken resmi olarak 9 TL'ye yükseltilmiş ama karaborsada 20 TL olmuş. Devalüasyonun büyüklüğünü o zamanki ekmek fiyatı ve gramajından anlamak mümkün. Yalın Alpay ile yazdığımız "Olaylarla Türkiye Ekonomisi" Kitabında 100 yılın tüm detayları var.
Tarihe geri dönüp bakınca Türkiye'de ulusal paranın değer kaybı iki ana sebepten ortaya çıktığını görüyoruz:
1. Olmayacak işleri "olacak" diye diretmekten
2. Ortaya çıkan sonucu görmezden gelmekten
Elbette uluslararası rezervlerin durumu, cari açık vs gibi kaynaklar var ama yönetici hataları en büyük etken. Sonuç ne olmuş hep ? Eldeki döviz tükenirken devalüasyon kararı alınmış.
Bugün ise yapılan iş "revalüasyon". Yani TL'nin değerini piyasa şartları dışında sabit tutmaya ya da artırmaya çalışıyor ekonomi yönetimi. Dolayısıyla önünde sonunda döviz tekrar hızla yükselecek. Aradaki boşluğu alacak. Zaten her gün yükseliyor. Dolayısıyla devalüasyona gerek kalmıyor, piyasa ite kaka da olsa döviz kurlarını kendi değerine doğru ilerletiyor.
Şimdi bir başka tehlikeye bakalım: Döviz kurları yükselmesin diye kamunun üzerinde ciddi bir döviz riski oluştu. Hazine ve Merkez Bankası yaptıkları uygulamalarla muazzam bir yükün altına girdiler ancak faturasını vatandaş ödüyor. Bu durum bu kadar vahim hale gelmeden bir analistin yıllar önce "Dolar 15 TL olacak" dediğinde nasıl linç yediğini hatırlıyorum. Halbuki ortada kızacak bir şey yoktu. Türkiye’de hangi seviyeyi söylesek zaten önünde sonunda gerçekleşiyor. Çünkü mesele ekonomik olmaktan çok sosyopolitik.
Bir ülkede sürekli kanunlar değişiyor ise, bilimsel yaklaşımlardan çok iddia ve ısrar öne çıkmış ise, normalleşme yerine güvenlikçi politikalar öncelik haline gelmiş ise, alıcı ve satıcıların özgür iradeleriyle oluşan serbest piyasa uygulanmıyor ise, krediye ulaşmak zorlaşmış ise, döviz rezervlerimiz bize ait değil ise, sürekli anayasa, kanun ve sistem değişikliği için toplumsal huzur bozuluyor ise, adaletten çok ayrıcalık talep ediliyor ise o ülkenin parasının değer kazanması veya istikrarı imkansız hale gelir. Latin Amerika'dan Afrika'ya, Ortadoğu'dan Okyanuslardaki Ada Devletlerine kadar her yerde bu durum geçerlidir. Ancak ümitsizliğe kapılmayalım: Sadece bir düşünce ve yaklaşım değişikliği ile bundan kurtulmak mümkün.
Ekonomide başarının merkeziyetçi karar mekanizmasından değil, devletin hakem rolü üstlenerek bireyleri ve kurumları eşit haklarla yarıştırmasından geçtiğini kabul edersek, her sabah resmi gazeteye korkuyla bakmasına gerek kalmayacak bir ortam yaratmak mümkün. Yatırımcılar sahip oldukları hakların bir anda ellerinden kayıp gitmeyeceğine, mal ve hizmet üretenler de başka sektörlerin kollanması sebebiyle maliyetlerinin yükselmeyeceğine emin olacaklar ki, güven sağlansın. Güven aynı zamanda aydınlık gelecek demektir. Tek taraflı değildir. Devlet de vatandaşına güvenecek. Peşin hükümlü olmayacak.
Bir ülkenin geleceğini aydınlık hale getirecek olan donanımlı vatandaşlarıdır. Liyakatlı insanlara inisiyatif vermek görev odaklı insanların işidir, eğer verilmiyor ise, mutlaka görevi verenin yaklaşımı ya görevlendirilenin nitelikleri uygun değildir. Her ikisi de aynı kapıya çıkar aslında.
Tekrar başlığa geri dönersek: Ulusal paranın değeri bir ülkenin medeni hayat ile ilgili yaklaşımlarına, diplomasi ve siyaset biçimine, bilim-sanat-spor üçlemesine saygısına, gerçekçiliğine, planlı çalışma becerisine ve nihayetinde evrensel değerlerini anlatabilmesine bağlıdır. Bunlar sağlanmadıkça döviz kurları için endişe ettiğimiz her seviye yarın, yılbaşında, seçimlerden sonra veya üç vakte kadar herhangi bir zaman gerçekleşecek. Daha önce böyle oldu bundan sonra da böyle olacak.
Şimdi doların ne olması gerektiğini değil, TL'nin istikrara kavuşması için tam olarak neler olması gerektiğini bir düşünelim. Sonra da bunların kısa veya orta vadede gerçekleşme ihtimaline göre hesabımızı yapalım. Neler olabileceğini anlayıp kabul ettikten sonra gerisini teknik analiz üstatlarına bırakalım.
Prof. Dr. Emre Alkin
