Ekonomim Yazıları
Ekonomim Yazıları
Ortadoğu’ya baktığımızda bugünü anlamak için geçmişi dışarıda bırakmak mümkün değil. 1948’den bu yana İsrail’in güvenlik politikaları etrafında şekillenen çatışmalar, Arap-İsrail savaşlarından Lübnan müdahalelerine, Filistin meselesinden bugünkü Gazze yıkımına kadar uzanan kesintisiz bir gerilim hattı oluşturdu. Bu hat yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değil; aynı zamanda küresel ekonomi üzerinde sürekli maliyet üreten bir mekanizma haline geldi.
Geçen hafta savaş nedeniyle Ortadoğu’dan kaçan sermayeyi İstanbul ve Türkiye’nin önde gelen şehirlerinin kapıp kapamayacağı üzerine oldukça eğlenceli, zaman zaman da derinliksiz tartışmalara şahit olduk.
Bu yazıyı isteyerek değil, mecburiyetten kaleme alıyorum. Çünkü bazı ihtimaller vardır; gerçekleşme olasılığı düşük bile olsa, masadaysa sonuçlarını konuşmak gerekir. İran’a yönelik olası bir nükleer saldırı da tam olarak böyle bir başlık. Bu noktadan sonra mesele artık bölgesel bir güç mücadelesi değil; doğrudan küresel güvenlik mimarisinin ayakta kalıp kalmayacağıdır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın yıllardır yaptığı uyarı da bunu doğrular nitelikte: Nükleer tesislere yönelik saldırılar, sınırları aşan radyoaktif sonuçlar doğurabilir (IAEA, Rafael Grossi açıklamaları).
Eğer savaş kara safhasına geçerse, ABD’nin günlük faturası 100 milyonlarla değil, rahatlıkla milyarlarca dolarla konuşulur. Geçmişteki Irak ve Afganistan tecrübeleri bize şunu öğretti: Savaşın ilk faturası Pentagon’un hesabında görünür, gerçek faturası ise yıllar sonra bütçe açığında ve kamu borcunda çıkar.
Ekonomide bazı ezberler vardır; yıllarca çalıştığı için sorgulanmaz hale gelir. Bunlardan biri de şudur: “Savaş varsa altın yükselir.” 1980’lerde İran-Irak savaşı sırasında bu ezber kusursuz çalıştı. Altın fiyatları hızla yükseldi, çünkü o dönemde dünya daha basit bir finansal yapıdaydı. Enflasyon yüksekti, dolar zayıftı, merkez bankalarının güvenilirliği tartışmalıydı ve yatırımcı için güvenli liman denince akla neredeyse sadece altın geliyordu.
Görünen o ki hem ABD hem de İsrail -önceki olayların sonuçlarından cesaretle- “mutlak zafer” beklediler. Ancak şimdi dokunulmazlık imajları zayıfl ıyor. Açıkçası, İsrail Devleti nasıl kurulduysa aynı yöntemlerle yok olabilir.
Ortadoğu’da İran merkezli bir savaşın ekonomik etkisi yalnızca petrol fiyatı üzerinden okunamaz. Turizm, havacılık, gayrimenkul ve hizmet ekonomisi bu tür jeopolitik şoklara en hızlı tepki veren sektörlerdir.
En kötü alt senaryoda (fiili blokaj / ağır altyapı hasarı) petrolde 160 dolar üzerine sıçrama da olabilir. Bu seviyeler artık sadece benzin fiyatı demek değildir; küresel ekonomide maliyet omurgasının kırılması anlamına gelir.
Narko ekonomi bize şu gerçeği hatırlatır: Para, ideolojiden ve yasadan daha hızlıdır. Devlet bir suç örgütü liderini öldürebilir; ama yönettiği milyarlarca dolarlık finansal akışı ortadan kaldırmak için sadece silah yetmez.
Dünya Bankası’nın 12 Şubat 2026 tarihinde yayımladığı ve yaklaşık 140 sayfadan oluşan “Building Human Capital Where It Matters: Homes, Neighborhoods and Workplaces” başlıklı rapor, yalnızca teknik bir kalkınma metni değil; gelişmekte olan ülkeler için ciddi bir uyarı belgesi niteliğinde. Raporda 129 düşük ve orta gelirli ülke inceleniyor ve çarpıcı bir sonuç ortaya konuyor: Mevcut sağlık, eğitim ve beceri açıkları nedeniyle bu ülkeler gelecekteki işgücü kazançlarının ortalama yüzde 51’ini kaybetme riskiyle karşı karşıya. Türkiye için hesaplanan oran yüzde 42.
Fed’in başkan adaylığında ismi öne çıkan ve eski Merkez Bankacı Meslektaşlarımızın beğendiği Kevin Warsh’ın, eski ve yeni söyleşileri medyaya düştükçe, TCMB yönetimi ile ilgili bazı fikirlerimi gözden geçirme kararı aldım. Bu arada Warsh’ın fikirlerini beğendiğini söyleyenlerin daha derin düşünerek, TCMB yönetimi ile alakalı yorumlarını gözden geçirmeye zorlamak istedim.
Gümüş piyasasının görece sığ olması, düzeltmelerin daha sert yaşanmasına yol açıyor. Kısa vadeli fiyatlamaları fonlar, portföy yöneticileri ve spekülatif işlemler belirler. Dolayısıyla geçici satış dalgalarını, altının yapısal hikâyesinin sona erdiği şeklinde okumak doğru olmaz.
Son dönemde piyasalarda en çok sorulan sorulardan biri şu: Fed neden faiz indiriminde beklenenden daha yavaş davranıyor? Bu durum “siyasi baskılara direnç gösterirken inatlaşan Fed yönetimi” yaklaşımıyla ele alınsa da, tabloya biraz daha yakından bakıldığında, Fed’in temkinli duruşunun arkasında oldukça net ekonomik gerekçeler olduğu görülüyor. Daha da önemlisi, bu tercih sadece ABD’yi değil, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin merkez bankalarını da doğrudan etkiliyor.
Bugün itibariyle, Avrupa Birliği ile ABD arasında Temmuz 2025’te siyasi düzeyde uzlaşıldığı açıklanan ticaret anlaşması, Grönland merkezli jeopolitik gerilimle birlikte fiilen askıya alınmış görünüyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın, Grönland konusunda ABD’ye karşı tutum aldıklarını öne sürdüğü Avrupa ülkelerine yönelik gümrük tarifelerini kademeli olarak artıracağını duyurması, Brüksel’de yalnızca diplomatik bir kriz yaratmadı; aynı zamanda Avrupa ekonomisinin en hassas sektörlerinde ciddi bir belirsizlik dalgası başlattı.
Her zaman söylediğim gibi, Türkiye'de ev sahibi olmak zor. Ancak ABD'de Türkiye kadar olmasa da ev sahibi olmanın çok zorlaştığı anlaşılıyor. Gelişmiş ülkelerde Finlandiya, Fransa, İtalya ve İsveç’te gelirle konut sahibi olmanın nispeten kolay olduğu, ABD'de ise neredeyse Portekiz kadar zorlaştığı görülüyor. Türkiye'de durum zaten içler acısı.















