Ekonomim Yazıları
Ekonomim Yazıları
Arka arkaya bazı gelişmelere göz atınca yatırımcılar için dikkatli olunması gereken bir sürecin içinde olduğumuzu anlamak kolaylaşıyor. Türkiye'deki firmalarda rekor seviyede döviz cinsinden borçlanma başladı. Rezervlerde artış devam ediyor, diğer taraftan yabancıların da ciddi bir tahvil alımı var. Nereden bakılırsa bakılsın güçlü bir "carry trade" ortamı oluştu. Eğer döviz kuru hiç kıpırdamaz ise yabancıların ve yerlilerin oldukça ciddi kazançlar elde etmeleri mümkün. Ancak gelişmelerin ikircikli tarafına göz atmamız gerekiyor.
Kamuda tasarruf tedbirleri açıklandı ve beraberinde birçok soru işareti yarattı. Mesela 3 yıl boyunca yeni araç alma ve kiralama olmayacak dendi ama eldekilerin tasfiye edilmesi ile alakalı bir bilgi verilmedi. "Kontrat yenilemeler için izin istenecek" denmesi, kamunun şu an elinde bulunan araçlardan feragat etmeyeceğini gösteriyor. Ben öteden beri servislere karşıyım. Personele yol ödeneği verilirse servisler sebebiyle oluşan trafik yoğunluğunun azalacağına inanıyorum. Ancak makam araçlarından feragat etmeden, memurları servis hizmetinden mahrum etmek doğru bir yaklaşım değil. Diğer taraftan dinlenme tesisleri ve bazı binaların satılacağının açıklanması da kafalarda soru işareti bıraktı. Çünkü herkes binaların yıkılıp yerine rezidanslar yapılacağını düşünüyor. Toplum vicdanında yer bulmayan adımlar bunlar diyebilirim.
Uygulanan programı IMF destekliyor, kredi notu bir kademe yükseliyor. Tüm bunlar bize gösteriyor ki, uluslararası kuruluşlar vatandaşın refahı ile ilgilenmiyorlar. Gayet iyi hatırlıyorum 2000 yılındaki sürüklenen kur politikasına destek veren IMF, Türkiye’yi de büyük bir krize sürüklemişti. Önerdikleri reçete, önce ekonomide biraz düzelme yaratmış, ardından muazzam çöküş gelmişti. Bu politikanın mimari olan Stanley Fischer, yıllar sonra bunu yanlışı bir makaleyle itiraf etmiş, ardından İsrail Merkez Bankası Başkanlığı’na geçmiş, sonra da Fed Başkan Yardımcılığı’na atanmıştı. Bu reçeteyle Türkiye’de iktidarın değiştiğini de hatırlatalım. Karanlık işler, karanlık adamlar.
Merkez Bankası'nın aldığı faiz kararı ve açıklamasından sonra, yol haritası aşağı yukarı şöyle şekilleniyor: - TCMB yönetimi emisyon hacmi ve kamu harcamalarındaki seviyelerin farkında olarak enflasyonun baz etkisiyle düşmesini bekliyor - Temmuz'un başında açıklanacak olan 12 aylık enflasyonun zirve yapacağını bildiği için, sonraki aylarda düşmesiyle beraber "reçete sonuç veriyor" diyecekler.
Hafta sonu kafe ve restoranlar için boykot çağrısı yapılmıştı. Ben de bu çağrının karşılık bulup bulmadığını anlamak için bazı AVM'leri ve belli başlı restoranları gezdim. Normal zamanlarda karşılaştığım kalabalıktan biraz daha farklı ve sakin bir ortam bulsam da, bunun sebebini boykota bağlamak ne kadar doğru olur bilemiyorum.
Bunun cevabı basit ama önce başlığın sebebini açıklayayım. Bayram tatilini Avrupa'da geçiren herkes, sosyal medyasında Türkiye'deki fiyatlarla Avrupa'daki fiyatları karşılaştırmış. Özellikle kafe ve restoranların Türkiye'den hem ucuz hem de kalite açısından ne kadar yukarıda olduğunu yazmışlar. Haksız değiller.
Her şeyden önce oldukça geç kaldığımız faiz artırma işini tereddütlü ve gerektiği şekilde yapmadığımız için yüksek seyreden enflasyonun, geçen yıldan daha sakin seyretmesi sebebiyle ekonomi yönetiminin “dezenflasyon süreci başarılı oluyor” şeklinde bir illüzyona girdiğini görmekteyiz. Esasında enflasyonla mücadele kapsamında yapılan iş sadece kredi faizlerinin yükselmesini önlemek ve kaynakları kısmaktan başka bir şey değil. Tabii kredi kartlarına da yük bindirildi. Diğer taraftan geçen yıldan beri kamu açığı genişlerken daha fazla vergi toplama adına yapılan işler de var. Hükümete yazılan mektup başka şartlar altında analiz etmeye değer olurdu. Ancak, içerik açısından tam olarak doğruyu yansıtmadığını belirtmek lazım...
Biliyorum bazı borsa yatırımcıları ve yurtdışından borçlanan büyük patronlar bu yazıdan hoşlanmayacak. Ancak şahsi menfaatler uğruna toplum menfaatlerinin ezilmesine seyirci kalamayacağım. Her şeyden önce uygulanan ekonomi politikası enflasyonu değil döviz kurlarını durdurmaya yönelik palyatif bir plandı. Defalarca söyledik dilimizde tüy bitti. Vergileri artırarak yükselen enflasyonun acısını vatandaştan çıkarmak doğru değildi. Astronomik vergi afları yapıp "gerçek" emeklileri yok saymak en başta vicdanen doğru değildi.
Anlaşılan, Merkez Bankası seçimler öncesinde siyasete şu iki öneride bulundu: - Kur daha da yükselmesin diye faizi yükseltmek - Faizi yükseltmeden yükselen kurlar ile seçime girmek Elbette bu durumda "kurlar yükselmesin de ne yaparsanız yapın" şeklinde bir yaklaşım oluşmuş. Yine de faiz kararı açıklandıktan sonra piyasada hiçbir hareket olmaması ve 1 dakika geçtikten sonra limitli bir düşüş yaşandığını gördük. Büyük ihtimalle Merkez Bankası karara piyasanın tepkisiz kaldığını görünce satış yapmayı uygun gördü. Böylelikle net rezervler biraz daha gerilemiş oldu. Yeni rezerv seviyesi açıklanınca satışın kamudan mı TCMB'den mi yapıldığını anlayacağız.
Önce "Mart ayından sonra düşecek" denilen enflasyonun Temmuz ayından sonra gideceği açıklandı. Ortaya çıkan kafa karışıklığını gidermek için analizi derinleştirmekte fayda var. Geçen yıl Mayıs ayında TÜFE %0.04 açıklanmıştı. Demek ki bu yılın Mayıs ayında açıklanacak yıllık enflasyon oranlarında bu düşük rakam dahil olmayacak. Dolayısıyla Mayıs, Haziran ve Temmuz rakamlarında geçen yıla ait iki adet %9'un üzerinde iki aylık enflasyon var. Bu yılın ağustos ayına geldiğimizde ise geçen yıla ait bu yüksek oranlar dizinden çıkacak, dolayısıyla baz etkisiyle bir anda düşüş göreceğiz.
Fitch'in not artırımı konusunda fazladan bir analize gerek yok. Anlamsız şekilde hızla düşürülen not yine çok anlaşılmayan bir şekilde yükseltildi. Bu kurumlarla ilgili görüşüm hep aynı: Siyasi ve diplomatik meselelere göre karar veriyorlar. Biz işimize bakalım. En baştan söyleyeyim: Sürüklenen kur politikasıyla enflasyonu düşürme deneyi 2001'de fiyaskoyla bitti. Bu denemenin başarı şansı çok az.
Geçen hafta bu köşede ulusal paranın değerinin hangi parametrelere bağlı olarak belirlendiğini örneklerle anlatmıştım. Özet geçeyim: Bir ülkeye dışardan bakanlar ve ülkenin içinde yaşayanların algısı olumsuza dönmüş ise doğal olarak söz konusu ülkenin parasından kurtulmak isterler. Ana sebepleri şöyle sıralayabiliriz: - Öngörüsüzlük başlamıştır - Siyaset karışıktır - Diplomasi sıkıntılıdır
Değerli dostlar.. Sosyal medyada faiz ve döviz üzerine yapılan tartışmaları izlerken bazen endişeye kapılıyorum. Büyük bir çoğunluk TL'nin değerini teknik bazı parametrelere bağlamış durumda. Ancak gözden kaçırdıkları bir durum var.
Merkez Bankası'nın döviz kurlarını enflasyonun gerisinde tutma çabaları devam ederken 10 milyar dolar daha rezervlerden kaybettiği görülüyor. Herkesin aklında şu soru var: "Seçimlerden sonra bu politika devam edecek mi ?".
Tüm ülkelerde "enflasyonla mücadelede sona yaklaşıldı, faiz indirimleri başlayacak" mesajları veriliyor. Ancak, herkesin gerçek korkusu yavaş büyüme veya resesyon. Hatta lojistik maliyetlerinin yaratacağı fiyat artışları sebebiyle yükselen faizlerin anlamsız hale gelmesi…















